Drop Down MenusCSS Drop Down MenuPure CSS Dropdown Menu




10 Şubat 2016 Çarşamba

Anne(lik) Sohbetleri: Hazan & Ege & Deniz (İkizler :)

İnstagramdaki kitap paylaşımlarını ve ikizlerle aktivitelerini görüp profiline hayranlıkla bakıyordum Hazan'ın, derken bir gün "mektup arkadaşım olmak isteyen var mı?" demişti de hemen atlamıştım bu soruya, "Beeeen" diye :) Kitap paylaşımlarımız, çocuklu hayata ilişkin kıkırdamalarımızla geçen sürede farklı şehirlerde olsak da yüz yüze olabilmenin kıyısından dönünce, "ikizlerle birlikte büyümenin sırrı nedir acaba" diye -mecburen- sanal ortamda sordum Hazan'a, hayalimde lokumlu Türk kahvemiz eşliğinde :)

Sevgili Hazan, annelik sohbetlerinde ilk defa ikizler yer alacak, kendi adıma çok heyecanlıyım ve sorularla dopdoluyum :) O yüzden de ilk sorum, "ikiz annesi olmak nasıl bir duygu" olacak. Neler hissettin doğum anından itibaren bir anda iki bebeğin birden sorumluluğunu alınca?
“İkiz annesi olmak” tek bir duyguyla ifade edilebilir mi bilemiyorum aslında. İkizlerime sahip olduktan itibaren o kadar karmaşık duygular denizinde yüzdüm ki boğulmadan şu günlere gelebildiğimiz için şükrediyorum :) Bu yüzden illa ki bir sıfat istersen benden ikiz annesi olmak kesinlikle ‘mucizevi’ derdim! Düşünsene, hayatta şimdiye kadar sahip olduğun her duyguyu artık iki kez deneyimliyorsun. Adımlarını çifter çifter atıyorsun. Kalbin çift çarpıyor!


Annelik maceran nasıl başladı?
Eşim de ben de bebek için bekleme taraftarıydık çünkü deneyimsiz genç anne ve baba olup da bebeğimizi “yanlış” yetiştirmek istemiyorduk; bu yüzden tam 5 yıl bekleyerek bu hakkımızı dibine kadar kullanıp anneanne, babaanne ve dedeleri isyan ettirdik :) Ama sonradan öğrendim ki istersen on çocuk getir dünyaya, yine de ebeveynlik konusunda hep öğrenilecek bir şeyler buluyormuş insan. Çocuk sahibi olma kararımızdan sonra biz bir bebek beklerken (kendimizi hem manevi hem de maddi anlamda buna hazırlamışken) iki bebek geleceğini öğrendiğimizde büyük bir şaşkınlık yaşadık. Fakat aynı zamanda iki tane mini minnacık insan yavrusu kulağa inanılmaz cazip geliyordu. Böylece karnımda iki minik iribaşla annelik maceram başladı :)

Doğum hikayeni anlatabilir misin? (İkizler olduğu için planlı bir sezaryen mi oldu?)
Ne yazık ki yukarıda bahsettiğim cazibe doğum esnasında yaşadığımız bir takım sağlık sorunları (erken doğum, 2 aylık kuvöz dönemi, bu süre zarfında ikizlerimin yaşadığı sağlık sorunları, hayata tutunma mücadeleleri) nedeniyle durum cazibesini yitirdi. Ama yılmadık. Bir tarafta ikizlerimiz diğer tarafta eşim, ben ve bizi yalnız bırakmayan sevdiklerimiz hep savaştık. Öyle ki bebeklerim doğduktan ancak 2 ay sonra onları kucağıma alabildim. Nihayet hastaneden eve çıkma vakitleri gelip de bebeklerimin ılık nefeslerini göğsümde hissettiğim zaman “anne oldum” dedim :)

Karnındaki bebişlerin ikiz olacaklarını öğrendiğinde neler hissettin? İki çocuğunun olması başka bir şey, ikizlerinin olması ise bambaşka olsa gerek.
Sorudaki tespitin çok yerinde olmuş! İki çocuk sahibi olmak ve ikiz sahibi olmak birbirinden çok farklı. Çocukların arasında bir yaş dahi olması büyük farklar yaratabiliyor. Ben ikiz annesi olacağımı öğrendiğimde önce çok korktum tabi. En son 17 sene önce pörtlek gözlü et bebekten başka kucağıma bebek almamışken, kanlı canlı, ağlayan, gaz çıkaran ve ne yazık ki başka derdini anlatma yolu bilmeyen iki bebekle ne yapacaktım? Sonra büyüklerin yatıştırması, okuduğum ebeveynlik kitapları ve en önemlisi birbirinden renkli bebek alışverişleri sayesinde korkumu çabuk atlattım.

İlk günlerde hatta ilk aylarda çok zorlandın mı? Sanırım yanında en az bir kişi daha olmuştur, değil mi?
İkiz söz konusu olunca değil ilk bir yıl en az ilk üç yıl bir kişi daha çelik kuvvet ekibi olarak yanınızda yer almalı ve maalesef ben o kadar şanslı değildim. İlk bir yılda üç bakıcı değiştirdik ve birinci yılın sonunda bakıcısız kaldım. Eşimin ve benim ailelerimiz İstanbul dışındalar; bu süre zarfında destek olmaya çalıştılar fakat ikizler onların gücünü aştı :) Yani zaman zaman ikizlerle yalnız kaldığım dönemler oldu (sinemada tek başınıza korku filmi izlemek gibi bir şey!). Biri uyurken diğeri uyanıp ağlıyor ve kardeşini uyandırıyor. Sonra öbürü uyurken bu sefer diğeri aynı şeyi yapıyor. Biri gaz sancısından apartmanı inletirken diğeri sütü genzine kaçırıp kusmaya başlıyor. Ya da en iyi ihtimalle ikisi aynı anda emmek istiyor :)

Bebek bakımı, çocuk eğitimi başlı başına bir konuyken, ikizlerle hayat apayrı bir dünya olsa gerek. Bu konuda kitap okudun mu? Faydalandığın kaynaklar oldu mu?
Önce annemin ve kayınvalidemin deneyimlerini dinledim uzun uzun fakat şimdi anlıyorum ki tek çocuk hiç çocukmuş, yani deneyimleri çok faydalı olamadı maalesef. Yanı sıra kitaplardan yararlandım tabi ki; Özlem P. Şinik’in (kendisi Sıra Dışı Annelik Derneği’nin kurucusudur) blog yazılarından ve İkiz Anneliği kitabından faydalandım; yanı sıra Çocuğunuz Büyürken Sizi Neler Bekler kitabı da destekçim oldu. İkizler ele avuca gelmeye başladıkça ebeveynlik kitaplarını okumayı da sıklaştırdım.

Bir yazında okumuştum, ikizler aynı giyindikleri için başkalarını kandırabiliyorlar ama beni asla kandıramazlar diye; bir anne kolay kolay kanmaz değil mi :)
Kesinlikle! Aslında Ege ve Deniz (ikizlerimin işte şimdi tanımış oldunuz) ilk yıllarda birbirlerine hiç benzemiyorlardı (zaten çift yumurta ikizleri) fakat son zamanlarda bebeklikten çocukluğa doğru yönelirken yüz hatları, saç renkleri çokça benzemeye başladı. Anaokulunda ilk hafta Ege’ye Deniz Deniz’e de Ege dedikleri çok oldu ve fark ettim ki işlerine geliyorsa arkadaşlarının bu hatasını hiç düzeltmiyorlar ama bundan hoşlanmazlarsa “hey ben Denizim, Ege değil!” diye hemen karşı çıkıyorlar :) Ama dediğim gibi 80 yaşına gelip de gözlerime katarakt inmeden beni kandıramazlar :D

İkizler şimdi 5 yaşında ve sen 5 yıldır onlarla birliktesin. Bu süreçte zorlanmadın mı ya da destek almak istemedin mi?
Çok zorlandım, öyle ki Allahım ben neredeyim, kimim, ne yapıyorum şeklinde hayatı sorguladığım dönemler oldu. Neyse ki ilk 1 yılda bulamadığım bakıcı teyze, ikizler 18 aylıkken çıktı karşıma ve de ikizler 3,5 yaşına gelip de onunla tuvalete gitmez ve onun yaptığı yemekleri yemez ve hatta onunla oyun oynamaz olana kadar da sürdü bu birlikteliğimiz. 3,5 yaşından bu yana (tam 2 senedir) de tek bakıyorum. Neyse ki konuşmaya başladıkları andan itibaren inanılmaz iyi arkadaş olduk, böylece günlerimiz oldukça eğlenceli geçiyor. Hatta kendimize üç silahşörler diyoruz :)

Çok klasik olacak ama bir gününüz nasıl geçiyor? Bolca kitap okuyup parkta koşturup sonra eve gelip bayılıyor musunuz?
Aslında gün içinde neler yaptığımız kış ve yaz dönemine göre değişiyor. Yazları dışarıda daha çok vakit geçiriyoruz: parkta çokça vakit geçiriyoruz, piknik yapıyoruz, top oynuyoruz, bisiklet ya da scooter’a biniyoruz, küçük plastik havuzumuzda yüzüp güneşleniyoruz, gezmelere gidiyoruz; yani daha çok dışarıda vakit geçirip eve gelince bir duş alıp bayılıyoruz. Böyle sayarken çok kolay gözüküyor bu aktiviteler ama inan parka kadar iki bisiklet, bir sırt çantası ve iki çocukla yürümek başlı başına bir olay!

Kış döneminde ise kendimizi entellektüel dünyaya adıyoruz :D Okuma saatleri, etkinlik saatleri, resim çizme, lego, puzzle, kek-börek yapma, ince motor işleri, vs. Artık işin içine bir de anaokulu girdi tabi :)
Elimden geldiğince gününüm büyük bir bölümünü onların hem fiziksel, hem zihinsel hem de duygusal ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde ayarlamaya ve her türlü işin içine muhakkak bir oyun katmaya çalışıyorum. Böylece yaptıkları işi severek yapıyorlar.

Hep çocuklardan konuşmak olmaz, mutlu bebeğin formülü mutlu anne bu çok açık :) Sen kendine vakit ayırabiliyor musun? Koltukta ayaklarını uzatıp bir "oh" diyebiliyor musun?
ilk üç yıl bunu yapamadım maalesef, banyo yaparken bile kapımda bekliyorlardı çünkü. Ama sonrasında yavaş yavaş bir düzen oturttuk. Artık hobilerime daha çok zaman ayırabiliyorum fakat yine de işin içine bir ucundan onları da dahil ediyorum. Film izleyeceksek Charlie’nin Çikolata Fabrikası ya da Kutup Ekspresi gibi üçümüzün de sevdiği bir film seçiyoruz mesela veya okuma saati düzenliyoruz, böylece 15 dakika bile olsa sağlıklı bir okuma yapabiliyorum :) Gerçi koltuğa uzanıp şekerleme yapabilme seviyesine gelemedim henüz, ikisinden biri muhakkak dürtüklüyor :):) Dediğin çok doğru yalnız; ben kendimi daha huzurlu, mutlu ve enerjik hissettiğimde onların da daha neşeli bir ruh hali içerisinde olduklarını gözlemliyorum; bu yüzden gün bitmeden muhakkak sadece kendim için bir şeyler yapmaya çalışıyorum, bu bazen sadece bir dosta bir iki satır yazmak bile olsa :)

Kitap okuma rutinlerini çok seviyorum. Kahvesiz kitap okumuyorsun sanırım değil mi :) Sevdiğin tarz, yazarlar, favori kitapların hangileri? Çevirmen olarak kötü çevrilmiş bir kitabı okumakta zorlanıyor musun?
Kitap okurken elimin altında kahve ya da çay bulunduruyorum, yanı sıra çikolata, lokum, kurabiye gibi eşlikçilere de hayır demiyorum! Özel olarak sevdiğim bir tarz yok aslında, tarzı ne olursa olsun önemli olan kitabın o an beni içine çekebilmesi. Bazen hiç sevmediğim bir kitabı beş yıl sonra elime aldığımda ne de güzelmiş diyebiliyorum mesela. Biraz da ruh halime bağlı yani. Favori yazarlarım olarak Orhan Pamuk, Murat Gülsoy, Sabahattin Ali, Haruki Murakami, Alejandor Zambra, Paul Auster’ı sayabilirim. Daha çok tabi, bunlar ilk aklıma gelenler. Favori kitaplarım o kadar çok ki yine ilk aklıma gelenleri sayayım: Kürk Mantolu Madonna (ig’deki kahveli fotolardan çok önce vuruldum kendisine), Masumiyet Müzesi, Sahilde Kafka, Lütfen Anneme İyi Bak, Ağaçların Özel Hayatı, Beni Bulduğun Zaman ve de illa ki Kumkurdu :) Çevirmen olarak kitap okumak çok zor aslında, aklın sürekli şu şekilde çalışıyor: “acaba burada bu kelime yerine şu mu olsaydı, bu cümlede bir düşüklük mü var, acaba orijinali nasıldı?” gibi. Bu da kimi zaman duraksatabiliyor beni. Ama kitabın içinde kaybolmayı bir kez başarmışsam çevirmen kimliğim okuyucu kimliğime yeniliyor :D

Anne adaylarına ve özellikle ikiz bebek bekleyenlere, acemi annelere neler tavsiye edersin?
Zaman ve sabır diyorum. Bu ikiliye güvenirseniz yeni yol arkadaşınız/arkadaşlarınızla hayat daha güzel olacak! Bir de ne olursa olsun, nasıl yavrunuzu sütünüzle besliyorsanız, bir yandan da ruhunuzu beslemeyi asla ihmal etmeyin. Besili bir anne = besili (mutlu) bir bebek :)

Mutlu Ege ve Deniz'in formülü çok açık, Mutlu anne yani Mutlu Hazan. 
Hem çalışıp hem de çocuklara vakit ayırıp hem de kendini unutmamak bence zor olanı. Hazanla konuştukça uykusuzluğum da yorgunluğum da hafifliyor benim. "Bu günler geçici", "baksana ilerisi çok keyifli" mesajlarıyla beni çok mutlu ediyor.
Her fotoğrafında hangisi Ege hangisi Deniz acaba diye tahmin yürütmeye çalışıp arada yanılsam da bu tatlı ikiliyle lego oynayıp, bolca kıkırdayıp Hazanla kahve içeceğimiz an'ı merakla bekliyorum :)
Çok teşekkürler Hazan, güzel arkadaşlığın ve çok değerli sohbetin için...

*Annelik Sohbetlerinin öncesi de burada
Devamını oku »

9 Şubat 2016 Salı

Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku / İlhami Algör

Bir kitabı sadece ismi ya da kapağı sebebiyle merak edebiliriz.
İlhami Algör'ün İletişim Yayınlarından çıkan bu kitabını sanırım tüm sosyal medya okuduktan sonra "hah tamam, bir de şimdi ben okuyabilirim" deyip sepetime atmıştım geçmiş bir tarihte.
Aralık sonu gibi düzenlediğim kitaplığın yetişkin edebiyatı bölümünde 20den fazla "çok merak ediyorsun bu kitapları, bak ne duruyorsun" köşesi yapmıştım. Lakin çocuk edebiyatı benim için o kadar keyifli geçiyor ki, açıkçası yetişkin edebiyatına ayıracak vaktim pek de olmuyor. "Her tercih bir vazgeçiş" tabii :)
Gece zor uyuyan, gece boyu da sıklıkla uyanan (hakkını yemeyeyim bazen de az uyanıyor) bir yavrunun annesi olarak hafta sonları Elifin uyku saatlerinde mümkün mertebe bir şeyler okumaya çalışıyorum. O uyurken ütü yapayım derdim yok, onun vakti ayrı. Zaten ütüyü açıp tam havama girdiğimde Elif 35. dakika uykusundan uyanabilir :) Kısacası dezavantajlı görünen şeyleri avantajlı duruma çevirme konusunda maşallah uzmanlaşmaya başladım.
İşte geçen hafta sonu da sabah uyanmış, ancak bunun farkına bir türlü varamayan Elif'i gideyim de salonda oyalayayım dedim ama uyumak ister gibi bir hali de olunca aldım kucağıma. Arada tek gözünü açarak bana bakıp beni oynattığını düşünsem de halimden memnundum. Annemden bana bir kitap vermesini istedim, "Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku" kitabı da elindeki seçeneklerden biri olunca, "hah"dedim, "doğru zaman, bu zaman".
Elifi kucağımda değişik pozisyonlarda uyutmaya çabalarken bu kısacık kitabı okudum bitti.
Hikayeyi daha farklı düşünmüştüm ama konusundan ziyade yazım dili beni fazlasıyla tatmin etti kitabın.
Annem de "Aa Müzeyyen Senar'dan mı bahsediyor kitap?" diye sevinmişti ama, ona "içinde biraz Sadri Alışık biraz Orhan Gencebay var istersen" dedim :)

Yazarın ve tabii karakterinin zihin akış hızına hayran kaldım. Okumakta güçlük çekmedim ama yanımda kalem olmadığından herhangi bir not da alamadım. Uykusu zottirik kızıma bu kitabı tek solukta okuma imkanı verdiği için de ayrıca teşekkür ederim.
                                                                               ***
Blogda "yetişkin edebiyatı" kategorim yok yalnız, bu kitapları nereye koysam bilemedim. "Özgürlük Hapishanesi" de tokat gibi vurdu geçti, onu ayrıca yazacağım. Şu an okuduğum "Başka ZAman Kütüphaneleri" kitabında henüz 1/3teyim, hala sevemedim.
"çok merak ediyorsun bu kitapları, bak ne duruyorsun" köşem kabarık ama Nurşen Abla sayesinde giriş yaptığım Mahir Ünsal Eriş üçlemesinden sonra çok daha fazla yetişkin edebiyatı okuyorum. Bir kocaman teşekkür de sana Leylak Ablacığım :)
                                                                               ***
Lafı dolandırıp resmen kitaptan bahsetmeden bu yazıyı bitirecektim :) Kitabın konusu şöyle: -adını bilmiyorum- bir adam var, bir de kadın var - malum adı Müzeyyen- ve bir de adamın hayalleri, yokuşları, iniş-çıkışları, sigaraları, daktilosu, kapı kilidi var.
Kitabın içindeki desenler biraz depresif olsa da kitabın ruhuna uymuş, ben sevdim.
Bu kitabın "çok merak edilenlerde" olmasının en önemli sebebi bence ismi. Bu isim tercihi yazara mı ait yoksa editöre mi acaba? (Levent Cantek'e 'blogunuz pek güzel' diyeceğime bunu sorsaymışım kitap fuarında :)
Filmini henüz izlemedim ama izlediğimde yorumumu buraya eklerim.
* Blogdaki kategorilerim kaybolmuş, hiç söylemiyorsunuz ve ben yeni fark ettim, amanın şu an şoktayım :(

Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku
Yazar: İlhami Algör
Desenler: Seda Mit
İletişim, 2015,58 sy, karton kapak
Devamını oku »

5 Şubat 2016 Cuma

Öğle Arası Esoş :)

Öğle araları benim için çok kıymetli, o kısacık anda rahatlayamazsam öğleden sonra geçmek bilmiyor. O yüzden de mümkün olduğunca an'ın tadını çıkarmaya çalışıyorum. Bazen tek oluyorum bazen arkadaşlarla bazen de kuzengillerle, her biri ayrı keyif veriyor bana.
Bugünkü öğle aram da oldukça keyifliydi, öğlen yemek pek hoşuma gitmeyince pastaneden bir şeyler alıp yakındaki bir parka gittim, okuduğum kitabı hafif rüzgar eşliğinde bitirdim: Reçel Kavanozu. Sonra da bir arkadaşımla buluşup yürüyüş yaptık, yanımızda minnak bir bebekle: henüz 3 ayını doldurmamış Maria :) Anne Rus olduğu için konuşmalarımız daha çok karşılaştırma içerse de benim genel gözlemim şu: anneliğin dini, dili, milleti yok, hepimiz minicik bir rüzgarda yavrumuz için endişelenebiliyoruz :) Aklıma kendi yaşadıklarım geldi (Elif 3 aylıkken) doğal olarak, tam o sıralarda anneler dönmüş, Elifte kolik geçmemiş, gündüz toplamda 30 dakikayı geçmeyen uykular, slingle tuvalete oturma çabalarım... Çok zorlanmama rağmen yüzümde mutlulukla hatırlayabilmek de iyi hissettirdi. Demek ki 22 ayını doldurmasına 4 gün kalan zottirik kızımızın gece hala uyanıp ağlamasını da yüzümüzde gülümsemeyle hatırlayacağız ileride :)
Arkadaşımla buluşmadan önce biraz park gezintisi yaptım.

Kozalaklar gerçekten çok güzel doğa harikaları değil mi? Ben çok seviyorum onlara dokunmayı :) Bir de şöyle bir ağaç vardı, yıllar önce çektiğim bir fotoğrafı getirdi aklıma. Bu fotoğrafın adı: verici ağaç :)
Bu ara sevdiğim bir diğer şey de pastaneden bir şeyler alıp, iş yerinde pek de diyalogumun olmadığı kişilere ikram etmek. "Hayırdır?" diyorlar, "öylesine" deyince şaşırarak bakıyorlar. "Damladaki Okyanus" etkiliğini okuduğumdan beri ben de kendimi daha iyi hissediyorum, belki ondandır.
Dün de "doğaarkadaşımınkutusu" için park saz ekibi arkadaşlarımla köpek kakalarına varana kadar incelemede bulunduk, dönüşte ellerimi yine yıkamadım Fatma :)
Derken parkta çok acayip bir bitki ile karşılaştık ki benim o parka 235478. kez gidişimdir.

Toprağa düşen tohumları toplamaya çalışırken Reyhan, senin yanımıza gelen kediye "ne bakıyorsun, tek senin mi sandın bu ağaç?" diye soruşuna hala gülüyorum :)
Havaları + derece görünce kendini parka atan masum şehir insanlarıyız aslında. İki ağaç görünce kendimizi ormanda, birikmiş su birikintisi görünce de göldeyiz sanıyoruz. Yazık be bize :)
Arada da gözümüz ne park ne bahçe görüyor, atıyoruz kendimizi kafelere kahve içmeye (yalan aslında, çok nadiren oluyor bu :) Caribu kafeye bir kez pek sağlam küsmüştüm ama yine barıştım, Türk kahveleri ve yanında verdikleri lokum kutusu şahane.
Aç gözlü olduğum için değil bu kutuların fazlalığı, onlarla minik bir projem var. Bu kutuyu gönderdiğim şahane arkadaşlarım, içindeki notta yazan yönergelere uyarlarsa aklımda güzel bir oyun var. İşi gücü bıraktım kutulara oyun yazıyorum :)
Bazen de yemeğimi hemencecik yiyip kendimi odama kapatıp bir şeyler okuyor veya yazıyorum.
Elifle beraber evdeyken de sanırım en çok ihtiyaç duyduğum şey, 1 saatlik bir "your time"imiş.
Sizin öğle aralarınız nasıl geçiyor, hiç yazmıyorsunuz :)

Mutlu Tatiller herkese ...
Devamını oku »

4 Şubat 2016 Perşembe

Kipri / Dick King Smith

Bazı kitaplar hep gözünüzün önündedir, hatta onu okumuş gibi hissedersiniz ancak kitaplığınızda bile yoktur. Kipri benim için tam olarak bu kategorideydi. Hayykitap'ın tarzını sevdiğim ve pek de hayal kırıklığı yaşamadığım için tüm kitaplarını okumak istiyorum. Çeviri ve editör ekibi benim açımdan 10 numara, bu ekibin hazırladığı kitapları okurken o kadar sade/temiz bir dil ile karşılaşıyorum ki, arkadaşım olsalar teşekkür edesim var :) Bu kitabın çevirmeni Gökçe Ateş Aytuğ'un "Bugün Aşktan Çok Sıkıldım" isimli iki kitaplık serisini okurken de benzer bir zevk yaşamıştım. Şiirsel Taş ise bence gerçekten ismi gibi "şiirsel" çevirilere imza atıyor. Mucizeleri Saymak, bunlardan sadece biri. (Zincir kitabından beklentim daha yüksek olduğundan biraz tereddüt yaşamıştım.)
Canım Feride bana gönderdiği pek tatlı gök kuşağı kartının yanına meğerse Kipri kitabını da koymuş, zarfı açınca hem çok şaşırdım hem de çok sevindim. Hatta bir an "Aa ben bu kitabı okudum" duygusunu hissettiysem de o hissin yanıltıcı olan "Çok okumak istediğin için okumuş olduğunu zannettiğin kitap" olduğunu hatırladım. Oh :)
Tatlı kiprimiz Azmi'yi ben "Pes Etmeyen Tavuk" Hilda'ya çok benzettim. İkisinin azmine de hayranlık duyup , pes etmeye çok yakın olduğum zamanlarda aklıma onları getiriyorum. Bir de Balık var tabii ama onu nedense yazmamışım buraya. Halbuki beni çok etkileyen bir kitaptır.

Şehir merkezinin dışında, müstakil evlerin dip dibe sıralandığı bir sokakta 5-A'da yaşıyor bu sevimli kirpi ailesi. Bulundukları yerde gayet iyiler aslında ama caddenin karşısındaki parkta leziz mi leziz salyangozlar, solucanlar ve sümüklüböcekler var. Tüm bunlara kim "hayır" diyebilir?
Yalnız küçük bir sorun var: karşıdan karşıya geçebilmek (hem de ezilmeden!)
Doğduğu günden itibaren dikenleri henüz yumuşak ve lastik gibiyken bile parlak bir çocuk olacağı belli olan Muzaffer Azmi Azami'nin Menekşe, Manolya ve Mimoza isminde 3 ablası var. Hikayede bu ablalara fazla yer verilmemiş olmasına üzüldüm, keşke onları da dinleyebilseydik :)
Karakter isimlerinin İngilizcesi nasıl bilmiyorum ama azimli bir kirpiye elbette ki Azmi denmesi pek yerinde, "Azami" nin sebebini ise okuyucuya bırakayım.
Bir "kirpi" neden "kipri" olur sorusunun cevabı da çok basit: Fazla merak kediyi öldürür, fazla azim kirpiyi duvara vurur :) (benim uydurduğum bir atasözü)
Azmi bir gün karşıdan karşıya geçmeye çalışırken yuvarlanır, kafasına darbe yer ve konuşması değişir çünkü "şişi kafalanmış"tır :)
"Eminlikle kesinim" ki ben bu kadar azimli olamazdım.
Korkardım bir kere, adımımı dahi atmayacağımı düşünüyorum.
Ama bizim Azmi, ne pahasına olursa olsun tüm riskleri göze alıp karşıdan karşıya geçmenin bir yolunu bulmaya çalışıyor.
"Buluyor mu peki?" derseniz...
1 saatinizi bile almayacak bu kısacık, bol kıkırdamalı, "kafam çok dolu biraz neşelenmem lazım" Kiprisi Azmiyle tanışmanızı ve adını tarihe altın harflerle yazdıran bu tatlı kirpinin macerasını okumanızı öneririm.
* Küçükken kuzenim "Nosey" isminde bir oyuncak kirpi hediye etmişti bana ve uzun yıllar o benim uyku oyuncaklarımdan sadece biriydi (2 numaraydı denebilir), ilk okulda doğum günüm kutlanacağı zaman annem sormuştu "ne'li pasta istersin?" diye, "kirpili" demiştim. İşte tam o an'ı anlatan bir fotoğrafım var, onu da bulunca ekleyeyim buraya :)

Kipri
Özgün adı: The Hodgeheg
Yazar: Dick King-Smith
Resimleyen: Ann Kronheimer
Çeviren: Gökçe Ateş Aytuğ
Hayykitap, 2012, 86 sayfa, karton kapak
Devamını oku »

3 Şubat 2016 Çarşamba

Hayaller Deniz Kenarı, Gerçekler Angara Kırsalı :)

Çok tatlı bir kitap hakkında yorumumu yazıyordum bloga, gelen son bir haber ile aklımdaki bu yazıyı yazmaya karar verdim. Sosyal medyada daha çok "Hayaller paris" ile başlayan bir ifade var, çok seviyorum, durumu anlatmaya o kadar uygun ki :)
2002 yılında Ankara'ya geldiğinde çok farklı hayallerim vardı. Dün de dediğim gibi "ben zaten gazeteci olacaktım". (Çok merak ediyorum bu utangaçlık, çekingenlik ve heyecanlandığında konuşamama halimle nasıl yapacaktım bu mesleği) Ama öyle magazin falan da değil, ben bildiğin "savaş muhabiri" olacaktım. Sırf bu yüzden Coşkun Aral ile de tanışmıştım hem de Adana'da (hatırladın mı Nilo :) "İyi ki olmamışım" diyorum şimdi. Hem ben yapamazdım hem de basın sektörü "özgün(r)"bir ortamda çalışmadığı için mutsuz olurdum. "Halkla İlişkiler" okudum da ne oldu? Kişisel gelişimime katkısı olduğunu söyleyemem ancak diplomam sayesinde bir işe girdim, para kazanıyorum ve istediğim kitapları taksitle de olsa alıyorum :) En önemlisi de bir işim olduğu için şükrediyorum. Yaptığım işin benim ilgi alanıma uygun olmaması işin suçu değil esasen. Kendimi suçladığım çok oldu (Gonca, sana tam buradan selamlar) ama o da değil. Benim gibi hisseden de eminim çok fazla kişi vardır. Bizleri yarış atı yapan eğitim sistemimizi, iş bulma kaygısını, iş beğenmeme halimizin şımarıklık sayıldığını ve sadece 1 şeyin uzmanı olmaya çalışıp aslında "ot" kıvamında yaşadığımızı yazacaktım bu satırlarda ama vazgeçtim. Tekrar etmek, gerçeği değiştirmediği gibi açıkçası beni olumsuza sürüklüyor, orayı da sevmiyorum.
Hadi çözüm odaklı olayım diyorum. Bunu diyebilmek için de az önceki olay gibi bir itici güç gerekiyor yoksa unutuyorum. Yine arada hatırlamak için de işte şimdi buraya yazıyorum. Büyük şehirde yaşayan çoğu insanın hayali bir gün -muhtemelen emeklilikte- sahil kasabasına yerleşip deniz kenarında bahçeli bir evde oturmak. Buradan kasıt da, trafik çekmeyeyim gürültüden hırslardan uzak durayım, kendi içsel huzurumu yakalayayım. (En azından benim anladığım bu.) (ikinci parantez: zaten deniz kenarında yaşayan arkadaşlarım buradan sonrasını okumasın, hele ki sen Banu :)
Birkaç yıl önce çok kararlı bir şekilde farklı bir hayata doğru rotamızı çizmişken kader-kısmet ile bugün baktığımda hala Angarada olduğumuzu görüyorum. O yüzden de "hayaller deniz kenarı, gerçekler Angara kırsalı" :)
Kendime süper notlar alıyorum,havada uçuşan fikirlerimi yakalamaya çalışıyorum, acayip gaza geliyorum, "işte bu kez tamam" diyorum ama sonuç?
Sonu gelmiyor...
Hayal kurmaya devam ediyorum sadece.
Bazen de bu durumun tam tersi bir şey yaşıyor, hayallere o kadar kapılıyorum ki gerçek dünyadan uzaklaşıp yaşadığım an'dan keyif almamaya başlıyorum.
"Dur bakalım Esoş!
Tam orada dur." diyorum böyle anlarımı yakaladığımda.
Kısacası bu yazıyı bana yazdıran şey aslında unutkanlığa düşmeyip hayallerimin peşini bırakmamak,lakin bunu yaparken de an'dan kopmamak (ve hatta o an yaptığım şeylere sinir olmamak) Tam bu sebepten az önce bir haylayf açtım kendime. Kendimce yeni bir karar aldım çünkü, yılmadan peşinden gideceğim inşallah.


Aldığım kararın ilk aşaması sevdiğim şeyleri detaylıca listelemek. Bunu gözle görünür elle tutulur yapmak için de yazarak çalışmak, uçuk hedeflerden uzak durmak.
Sadece ve sadece "sevdiğim şeyler" listesi yani bu. "Git, şunu yap, onu getir" görev planı değil.
Sıradaki şeyleri de zamanı gelince paylaşayım.
Başlık ve yazının sonu biraz alakasız kalmış gibi görünse de tüm bunlar zihnimde halay çeken tilkigillerin suçu :)
Devamını oku »

2 Şubat 2016 Salı

Gazeteci Çocuk / Vince Vawter

Ortaokulda Gönül Öğretmenden sonra Türkçe dersimize giren öğretmenimizin adını hatırlayamasam da onu pek de sevmediğimi anımsıyorum. Bize bir şeyler katacak bilgileri paylaşmaktan ziyade tek derdinin müfredata uygun hareket etmek olduğunu, dersteki gecikmelere de sinir olduğunu davranışlarından anlayabiliyorduk. Sözlüye kalkınca biraz geç konuşan bir arkadaşımızın bir gün üzerine gitti ve ondan hızlı konuşmasını istedi. Şok olduğumu ve çok utandığımı anımsıyorum. 4 yıldır aynı sınıfta olduğumuz arkadaşımıza kimse şimdiye kadar incitici bir imada bulunmamıştı ve bu talep ile tüm sınıfın tepesine çıkıp buz gibi soğuk suyu boşaltmış oldu yeni öğretmen. Bir arkadaşımız da ayağa kalkıp "siz de 'r'leri söyleyemiyorsunuz ama biz size bir şey demiyoruz" dedi. Aynı soğuk su bu kez öğretmenin kafasından aşağı boşaldı. "Vıl vıl vıl konuşmayın" diye konuyu kapatmaya çalıştı, sık sık bu deyimi kullanarak bizi uyarmasını anlayamıyordum. "Çok konuşmayın" da diyebilirdi aslında. Neden ısrarla içinde bolca "r" geçen bir ifadeyi tercih ediyordu ki? Bilmiyorum.
Gazeteci Çocuk kitabını Ankara Kitap Fuarında Kırmızı Kedi Yayınevi'nin standında görüp aldım. Bilinç seviyesinde hatırladığım bir isim değil ama sanki altlarda bir yerde ismini saklamışım çünkü kitabı gördüğümde hiç düşünmeden aldım. Tabii bunda uzuuuuun yıllar "gazeteci olacağım ben" diye diretmemin de etkisi olabilir :) Kitabın yarısını bir gecede kalan yarısını da 1 haftada okuyarak oldukça dengesiz bir süreç yaşadım.
Sonuç beni tatmin etti, süreçten ise emin değilim.
Ya da en baştan başlamak daha iyi:
"Bu hikayeyi yazmak için iyi bir sebebim var. Çünkü konuşamıyorum. Yani kekelemeden asla."



Altın palmiyenin simgesi gibi bazı kitapların üzerinde yer alan ödül ibareleri beni tereddütte bırakır. Bir kitabın ödül almış olması benim okuma beklentim açısından riskli olur genelde. 

Gazeteci Çocuk kitabını tek seferde okumayı tercih ederdim aslında, çoğu kitapta olduğu gibi. Bazı hikayelerin bölünmesi hikayeden insanı koparabiliyor.
11 yaşındaki Victor, kasabanın en iyi beyzbol oyuncularındandır, ancak kekelemeden, kendi adı da dahil, tek bir kelime bile söyleyemez. Victor'un hikayesini okurken hayatım boyunca bir şekilde okulda, yolda, postanede denk geldiğim kekeme insanları düşündüm. Farkındalığımın ne kadar az olduğunu bu kitabı okurken anladım. Sadece bu sebeple bile bu kitabın okunması benim açımdan önemli. Özellikle de öğretmen, doktor, gişe görevlisi gibi bir şekilde insanla-çocukla iletişim halinde olan kişiler için.
Kitabın sevdiğim tarafı 1. tekil şahıs anlatımıyla yazılmış olması. Kişinin yaşadığı sıkıntıyı, sevinci, terlemeyi, heyecanı en iyi kendisi anlatabilir (bence). Çocuk kitaplarında da bu dil (okul dönemi için) beni hemen kendine çeker.
Gazete dağıtan arkadaşı Rat'ın yaz tatili için 1 aylığına büyük babasının yanına gitmesiyle bu görevi Victor - gönüllü olarak- devralır. Birinci kilit nokta burada başlıyor bence. Adını dahi söylemekte zorlanan bir çocuk neden insanlarla iletişim kurmasını gerektirecek (haftalık para ödemelerinin toplanması) bir işe gönüllü olur? İçinde değişim olan kitapları okurken ben çok heyecanlanıyorum, sanırım karakterle beraber kabuğumdan sıyrılıyorum, kitap bitince bir ferahlık hissediyorum.

"Kelimelerin düğümlerini çözemiyordum ama en azından başka şeyleri düzeltebiliyordum."

Gazeteci Çocuk kitabı, bu bir aylık süre boyunca Victor'un başından geçen olaylar ve kişilerle yaşadığı diyalogları anlatıyor, diyebiliriz. Bu durumdan çok emin olamamamın sebebi hikayenin aslında yazarın biyografisinden uyarlanma olduğunu öğrenmem. Kitapta altını çizdiğim çok güzel cümleler var. Bay Spiro açık ara en sevdiğim karakter oldu, evinin kişisel kütüphane havasında olduğunu okuyup onu azıcık kıskansam da sanırım  yüz yüze olsak, keyifli bir sohbetimiz olurdu. Hem belki çok fazla çocuk kitabı okumamıştır, ben de ona Balık, Kumkurdu, Yıldızlı Sevgi'den bahsederdim.
Kitapta altını çizdiğim yerlere bakınca bir çoğunun benim iç sesime benzer cümlelerden kurulduğunu gördüm.

"Ben her zaman cümlelerimi kurarken kelime ve seslerin arasında sanki cam kırıkları ve köpek dışkılarıyla dolu bir sokakta geziniyormuşum gibi dikkatle dolanırım."

"Kötü bir konuşma sonrası gerildiğimde yapabileceğim en iyi şey içimde hiç hava kalmayana kadar koşmaktı."

Kitapta hiç hoşlanmadığım karakterler de oldu. Victor'un değişimi ve gelişimi açısından değerlendirildiğinde ise bu kişilerin gerekli olduğunu söyleyebilirim.
Kitap bittiğinde Bay Spiro'nun 4 kelimesinin ne anlama gelebileceğini çözmeye uğraşıyordum. (aradan 10 gün geçti, hala düşünüyorum :) Hatta bu kısım kitapta verilse daha mı iyi olurdu, acaba okuyucuya da yer bırakarak bu bilgi kitaba nasıl işlenirdi ona kafa yoruyorum. Tabii böyle olunca kafamda o kadar çok karakter dolanıyor ki. Hepsini seviyorum aslında. Tatlı bir Kipri var mesela, "pes etme Esoş" diyor, tıpkı Hilda gibi. Son günlerde sindirerek okumaya çalıştığım bir diğer kitap ise Michael Ende'nin kitabı. Momo'yu yıllaaaaar önce çok severek okumuştum. "Bitmeyen Öykü"yü ise hala okumadım, benim için okunma vakti olan bir kitap. (Selcen ve Semra'dan ilk buluşmamızda "nee hala okumadın mı" tepkisini göze alıyorum yani) "Özgürlük Hapishanesi" ise canım Şirin'imin bana hediyesi, baskısı olmadığı için de ayrıca kıymetli. Kitabı okurken Tatar Çölü kitabı geliyor aklıma.
Bir kitabı okurken beni en çok mutlu eden şey de kitabın konusu, kitabın içindekiler değil; kitabın bende bıraktığı değişim izleri. Ya da bu da değil, "en" olan. Değiştiriyorum. ("en"leri bulamayan Yasemen'i anladım şimdi :)
En mutlu edeni kitabı okurken hayal dünyamda ve duygu odalarımda daha önce hiç görmediğim odacıklara ışık tutmak, "Aa siz de mi buradasınız" demek ve onlarla kaynaşmak :) (Nasıl anlatamadım ama :)
                                                                                  ***
Konuyu dağıttım, Gazeteci Çocuk'a dönecek olursam; kitapta yer alan "tv çocuk" karakteri, önemli bir detay. Victor'un gazete dağıtırken gördüğü "tv çocuk" saatler boyu sadece televizyon izlediği için ona bu şekilde bir isim takmış Victor, ancak bir olayın sadece "görünenden" ibaret olmadığını ileriki sayfalarda okuyunca anladım. Tam da günümüz çocuklarına bir gönderme olmuş, fazla basit kaçmış diye düşünmüştüm ilk satırlarda, meğer sebep farklıymış. Güzel bir tokat oldu bana :) "Kesin karara varmadan önce biraz bekle bakalım" şeklinde.

"Ben kısa şortuyla Memphis'teki bir sokağın başında dikilen 11 yaşındaki bir çocuktum. Kendimi öylesine küçük hissettim ki sanki hafif rüzgara kapılıp sürüklenebilirdim."

Bu cümle de beni farklı anılara sürükledi, zamanda yolculuk yaptım.
En sevdiğim ifade de en sonda yazıyordu:

"Hayattaki en zor şeylerden biri kalbimizde dile getiremeyeceğimiz kelimeler olmasıdır."

Kurgu gençlik romanı olarak değerlendirecek olsam, sadece işlediği konu sebebiyle biraz daha farklı bir yere koyardım sanırım. Biyografiden uyarlama bir gençlik romanı olarak kitabı okuyunca kitabın favorim olmadığını ama Victor'un sayesinde güzel odacıklara ışık açtığımı söyleyebilirim. Çevirinin gayet iyi olduğu bu kitapta imla hatalarının ise çok daha az olmasını isterdim/beklerdim.

* Bir yerlerde pek iyi olduğunu umut ettiğim canım Gönül Öğretmenime sevgilerle :)

Gazeteci Çocuk
Özgün adı: Paperboy
Yazar: Vince Vawter 
Çeviren: Alaz Özbek
Kırmızı Kedi Yayınevi, 2015, 2011 sayfa




Devamını oku »